15 Temmuz 2011 Cuma

Bulgunun Terddütü


bulduğumuz her şeyin bulgu olma ihtimalinin yüksek olduğu bulunmaz zamanda yaşıyor olmak sersem ediyor beni. polisiye bir bakış açısı geliştiriyorum ki bulduğum (gördüğüm,duyduğum) şeyler her hangi bir olayı çözebilsin. tanık olma potansiyeline sahibibim her an ve her olayı aydınlatabileceğime kendimi inandırma çabası içerisindeyim. toplumsal travmaların bir numaralı şahidiyim, yoldan çıkmış nesillerin görgü tanığıyım, sıradan bir suçun giderek büyüdüğü bir sırada kendi sıramı beklemeden sırra kadem bastım ben. içimde biriken suç örgütleriyle durmadan savaşıyorum, hüznüm elimdeki en önemli bulgum, muhakeme salonumda kendime sunduğum en geçerli kanıt. suçu ve suçluyu övmek suçundan yargılamayı başlatıyorum. burada ne delil yetersizliği ne de zaman aşımı söz konusu olabilir, suçlunun suçunun sabitleştiği görülünce suçlu içine kapanmakla cezalandırılıyor


İSMAİL İLİŞ

3 Ekim 2009 Cumartesi

George Bernard Shaw'dan Sözler


--------------------------------------------------------------------------------

-akılsızın biri ,ülkesinin en akıllı insanını asabilir.bunu yapmaya can atar hatta...

-kötülük yapmamış kişi iyilik yapamaz;hata yapmamış kişi hiçbirşey yapamaz..

-komik birşeyle karşılaştınız mı,arkasına gizlenmiş gerçeği arayın..

-insanların ölmesiyle yaşamın gülünçlüğü nasıl değişmezse,insanların gülmesiyle de yaşamın ciddiliği değişmez.

-bir hastalıktır yaşam ve bir kişinin ötekinden farklı olması,bulunduğu hastalık aşamasından ileri gelir yalnızca.

-insanın dünyaya karşı ilgisi,kendine duyduğu ilginin dışarı taşmasıdır gerçekte.

-kahramanca can vermek yeteneksiz kişilerin ünlü olabildikleri tek yoldur.

-yaşam insanları aynı düzeye getirir;ölüm seçkinleri ortaya çıkarır.

-nasıl sevebilirsiniz bir yalancıyı??
-bilmem orasını .iyi ki seviliyor.yoksa sevgi diye bir şey kalmazdı dünyada.

-suskunluk ,aşağılamanın en iyi anlatım biçimidir.

-insanlar,deneyimleri değil,deneyime yetenekleri oranında akıllıdırlar..

-demokrasi okurken güzel,oynanırken kötüdür;bazı yazarların oyunları gibi...

-suikastların en kötüsü darağacında yapılanıdır;çünkü bu tür suikast toplumun onayıyla gerçekleştirilir..

-savaşları kazanabilir,kentleri zaptedebilirsiniz,ama ulusları fethedemezsiniz.hala anlamadınız mı bunu??

-sende ahlak yok mu be adam?
-gelirim ona uygun değil,efendim....(pygmalion'dan ..)

-ingilizler mutluluk nedir bilmezler.onlara bakarsanız, rahatsız yaşamk,ahlaklı olmak demektir..

-mutluluk ve güzellik yan ürünlerdir.

-stalin bir diktatör değildir.onun benzetilebileceği en yakın şey,papa'dır.

-bir erkek ne kadar çok bilir ne kadar çok gezerse taşralı bir kızla evlenme olasılığı o kadar artar.

6 Ağustos 2009 Perşembe

KIZ ÇOCUĞU


Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler.


NAZIM HİKMET

24 Şubat 2009 Salı

1... 2... 3... DENE(ME!)


ALAKASIZ GİRİŞ 1
bal mumu tanelerim var yokluğun sağ gözünde...

ALAKASIZ GİRİŞ 2
fincan karası sözlerim var yardan arta kalan...

GİRİŞ
karalanan kağıt mıydım yarin ellerinde, süpürülen "artık" mıydım? yolunan duygu mu, neydim... ne idim...

1. KAPI
hüsranvari atlar besledik hırçın sevdalarımızda, bir gagavuz köyünde yitirdik inancımızı, geleceğe inat dünlerimizi... saat yönünün tersine dönen saatlerimizle geçmişe dönük yüzlerimizle, birbirini ısıtan ellerimizle, bizi birbirimize getiren ayaklarımızla, birbirini doğuran sözlerimizle, ömrümüzle direndik bu yapışkan ve akıp giden zamana.

2. KAPI
yeni bir buluş kadar önemliydin, "yazı" kadar. ama "para"dan çok. tek farkın seni defalarca icat etmemdi. ne çağlar kapattın iç tarihimde, ne zaferler kazandın gönlümün savaş meydanlarında. kalbimin ırmakları döktüğün kanlarla kıpkırmızı. ve ağıtlar yakıyorum içimdeki ölüler için.

(...)
kaç kopyasını dağıttın bu trajik aşkın? bu kil tablet üzerine işlenmiş hüznün, bu vesikanın. hangi coğrafyalara sürdün serkeş "tay"ını. gönlünü, acını, bulamadığın ilacını.


inancını...

ÇIKAMIYORUM!

İsmail İLİŞ

Doğrusu, bilmiyorum!


kar fotoğraf kokuyor, beyaz bir kompozisyon tadında. ufukta pus... çirkin yüzümü kadrajlıyorum. gökyüzü artık benim değil, ölümler yağıyor yeryüzüne çünkü. yapay yıldızlar çocuk öldürüyor bu donmuş coğrafyada. kitle iletişim araçları hüzün yayıyor bütün yüreklere. sarı ışıklar huzur vermiyor artık müstakil evlerde.

kutsal kitap ölüm saçıyor doğunun tam ortasına, vaadedilen (varedilen) cennet için.

ölüm döşenmiş bütün yollara, gidenler geri dönmesin diye; nil ikiye ayrılmış, halid bin velid gemileri yakmış, trenler raydan çıkmış. ...

büyütebilir miyiz artık umutlarımızı bu "karanlık çağ"da?

İsmail İLİŞ

24 Aralık 2008 Çarşamba

22 Kasım 2008 Cumartesi

ALDATMA VE ARAYIŞ KÜLTÜRÜ





Düşününsene; şöyle rahat bir yere uzanıp; günlük problemlerini yarım saatliğine olsun unutup; aldatmayı düşünün! Bir insan bir insanı neden aldatır; nasıl yapar?… Bundan önce insanların arayış süreçlerini düşünün; birinin varlığını hissetmek istediği andaki yalnızlığını! O psikoloji içerisindeki insanın aldatmak aklının ucundan bile geçmiyordur heralde. Peki daha sonra ne değişir de insan aldatmaya karar verir.



Bence aldatmak; insanın kendine yaptığı ihanettir aslında. İnsan kendini aldatır çünkü hep. Ne istediğini bilmeyen bir insanın davranış biçimidir. Ne istediği bilen insan; ne için istediği bilen insan; isteklerine yaklaştıkça ve ona ulaştıkça; isteklerine daha çok sahip çıkar ve daha çok değer verir.



Eric Fromm’un “OLMAK YA DA SAHİP OLMAK” adli kitabinda insanlarin bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptıkları ve aslında mutluluğu ya da haz peşinde tükenen bir ömür anlamına gelen sahip olmayı seçişlerini anlatır. Sahip olmak çelişkisinin eğemen olduğu kültürün çocukları; doyumsuzluğun ve sonsuz arayışın da çocuklarıdır. Birileri bu seçebilir; ama seçimlerini bilinçli yapmalarını ve arkasında durmalarını da beklerim.Sonsuz arayışın çocukları; bir şeye ulaşmak için gayret ederler; ama ona ulaştıkları anda; artık onun bir anlamı kalmamıştır; artık yeni bir hedef gerekir. Bu hedeflerde sürekli değişir ve bitmez. Ama insan mutluluğu dışarıda asla bulamayacağını; herşeyin ama herşeyin aslında kendinde olduğunu keşfettiği anda mutluluk ve huzurla tanışacaktır. O yüzden aşk deyince Narsizim akla gelir hep; ve o yüzden yüzlerce ozan (*), filozof; yazar; derviş; inatla şunu vurgulamıştır; “aşk insanın kendini aramasıdır ya da aşk; kişinin seçtiği insana kendini yansıtmasıdır.” Tüm bu insanlar için yapılan bir seçimden sonra arayıştan bahsetmek mümkün değildir. Yunus arariken bulduguna kavuşmak ister hepsi bu; Mevlana için Şems’ten başkası yoktur; Mecnun için; o çirkin Leyla’dan güzeli yoktur! Birinden birine koşanların anlamakta zorlanacağı duygulardır bunlar. Nerde öyle insanlar deyip iç çekerler heralde önce; sonra da kaldıkları yolda devam ederler. Kimse onları anlamak; acı çekmek; kendini bulmak istemez. Alışkanlıklarından vazgeçmezler; kolayı (ki bu genelde yanlıştır) seçerler.



Aldatmadan aşka nasıl geçildiği sorulabilir. Çünkü tüm varlığıyka aşkı yaşayan; sevgiyi yaşayan bir insanın “aldatma” tartışmasında yeri yoktur. Bir anlamda aldatma; sevginin ve aşkın insanların yüreklerinde yer bulamadığı zamanlarda ortaya çıkar.



Bir insanın bir insan bir ömür tamamlayabilmesi günümüzde aşırı zor hatta imkansız bir olay olarak algılanmakta. Evet zordur ama zorluk bir insanla bir ömür geçirmekten kaynaklanmaz; zorluk olmayı seçim; kendimiz için yeterince emek vermemekten gelir. Sahip olmayı yaşam felsefesi olarak seçenlerin en çıkmazı; anlayamadıkları mutsuzlukları ve kendilerinden sıkılmalırıdır. Kendilerinden sıkıldıkları içinde diğer insanlar da onlardan sıkılır. Garip bir dengedir yaşam. Yaşamı değilde; yaşamdaki nesnelliğe takılanları cezalandırır hep; ona şiir yazanları ödüllendirir.



Ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu da “tüketim” kültürüdür. Bu arayış kültürünün hem nedeni hemde sonucudur. Bu yoz kültürler aslında birbirine yapışık; kocaman bir kirlilik olarak düşünebiliriz. Ama bnugün sadece bir yönden bu kirliliği ortaya koymaya çalışıyorum.



İtiraf edilmesi gereken bir gerçek daha var: Tüm bu gerçekliklerin bir tek kişi tarfından keşfedilmesi yeterli değildir ve olmayacaktır. Mutluluk bireysel değildir çünkü. Çünkü insan sosyal bir varlıktır; kendi kurtuluşu onu mutlu etmeye yetmeyecektir. Bu yüzden insanın kendini keşfetmesi; ne istediğini bilmesi; bilinçli ve düzeyli olması onu mutlu etmeye yetmeyecektir. O da bu arayış kültürünün hakimiyetindeki dünyada mutsuzluğa maruz kalacaktır. İnsanların fikirlerini açıklamayı ve yaymayı istemelerini nedeni de bu olarak gösterilebilinir.




--------------------------------------------------------------------------------


(*) Bence Ozanlar; toplumu ciddi ciddi gozleyebilmis en onemli unsurlardır. Onlar, donemlerinin en iyi psikologlari ve sosyologlaridir! Onlari bu gozle yeniden degerlendirmek; gecmisimizi daha net gormemizi saglayabilir.
Umut ERSAL

31 Ağustos 2008 Pazar

SONBAHAR


baharın sonu, hüznün başladığı mevsim... hiç bir hatıraya özgü olmayan nice mekanların tezahür ettiği yitik zaman. kıyametlerin koptuğu, lavların aktığı, dağların çöktüğü gönüller besler ancak seni. hasretin ateş olduğu, ateşin küllendiği, sevdanın karalar bağladığı, ölümün kol gezdiği, acıların filizlendiği son mevsim... baharım... sebebim... ....

sarıya çalan ayrılıklar çoğalır her sonbaharda (aslında son değildir bu bahar, çünkü ayrılıklar son bulmaz hiç bir bahar). her ayrılık sonbaharda başlar ve büyüdükçe sararır.

dökülen umutların sayısı yaprakları geçince tüm baharların sonbaharı gelmiş demektir ve yapraklardan çok yüzler sararınca ayrılıkların sonu gelmemiş demektir.

sonlanan nedir sonbaharda? aşk mi? umut mu? mutluluk mu?...
sonlanan ayrılık mı? hüzün mü? uzaklık mı? .... nedir başlayan?...

eylül kokan gecelerde yıldızlar sararıp gökyüzünden tek tek düşerler, tıpkı gözyaşları gibi; ağlayan bir çift sevgilinin uzaklığa meydan okumaları sırasında akıttıkları. güz makamında tınılar eşlik ettiğinde içindeki enstrümanlara, aşkın kedere akar, yani ayrılığa, yani sona, yani son bahara.

kaç mevsim yaşar aşkın belleğinde?

bir aşkın serüveni kaç yaprağı sarartır?

kaç takvimde sonbaharın adı hazandır?

her aşk soluk soluğa kalır gökyüzünü gürleten sonbahar tufanında. bir kentin şahitliği yeter ayrılığın başlamasına, son bulmasına hiç bir kent şahitlik etmez.

puslu bir mevsimde son bulur tüm baharlar. son bir bakışla sonlanır aşklar.
son bir baharda... sonbaharda.

İSMAİL İLİŞ

23 Ağustos 2008 Cumartesi

AŞK ÜZERİNE


Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin.....

Nazım HİKMET

25 Temmuz 2008 Cuma

Çağrışımlar ve soru işaretleri arasında...


Yürüdükçe beni daha fazla kendine çekiyor sanki. Ayaklarım onu arıyor gibi. Nerden çıkıp geldiğini bilmiyorum, neyi aradığını, ne istediğini de.
Bu, yılların eskimişliğinin kokusu mu, yoksa hayatta kalmak için gözyaşı ve ter döken yosunların mı?

Balıkçı tekneleri geliyor peşpeşe. Avdan dönüyorlar. Martılı, mutlu, temiz...
Yanaşıyorlar iskeleye, kasalar indirilmeye başlıyor.
Bir kayanın üstüne çıkıyor, onları izliyorum. (Aç bir kartal gibiyim sanki)
Bu tekneler mi getiriyor yoksa o kokuyu?

Gözlerim ufukta, dalgaların üstünde. Yılları düşünüyorum. Hepsi de birer birer geçti yanımdan. Tuttum, ama elimde kalmadı hiçbiri. Acelesi olan yolcular gibi çekip gittiler. Ama o park, o bulut, çocuklar, anne hâlâ orda.
Ordalar. Acımasız değiller yıllar gibi.

Bıraksam diyorum maviyi, oraya gitsem. Gitsem, onlarla kalsam kalsam kalsam, mutluluk olsam. Bir çocuğun düşüne yerleşsem.
Yerleşsem de, ah keşke yaşlanmasam.

Yaşlanmasam... Hiçbiri terkedip gitmese bir gün beni...


High Hopes

28 Nisan 2008 Pazartesi

20 Nisan 2008 Pazar

ÖZGÜR İRADE VE ALIN YAZISI ÜZERİNE


Göründüğü kadar çaresiz olduğumuz sanılmamalı. Alın yazımızın büyük bölümü geçmişte kendimiz tarafından oluşturulmuştur. Alın yazısını oluşturduk, bu yüzden değiştirmeye de yardımcı olabiliriz. Alın yazısı bizi kontrol eder, ama özgür irademizin de alın yazısı üzerinde bir miktar gücü vardır. Ancak, bu durum yalnızca yaşadıklarımızdan aldığımız dersler ve özgür iradeyi yaratıcı bir şekilde kullanmamız ölçüsünde doğru olacaktır.

Ne yaşamın efendisi olduğuna inanan Batının küstah ve kibirli tutumunu, ne de yaşamın kurbanı olduğuna inanan umutsuz Doğu tutumunu kabul edebiliriz. Biri, insanın yaratıcılığına aşırı değer verirken, diğeri bunu küçümser. Biri, tüm insani kötülükleri uzaklaştırabileceğine inanırken, diğeri bu kötülüklere, çaresi olanaksız gözüyle bakar.

Alın yazısına duyulan inanç, tüm enerjiyi felç etmesine ve tüm cesareti boğmasına izin veriliyorsa, yeniden incelenmelidir. Özgür iradeye duyulan inanç, insanları egoist, küstahça bir kibir ve materyalist bir bilgisizliğe götürüyorsa, bu da yeniden incelenmelidir.

Kader ve özgür irade hakkındaki eski tartışmalar sonuçta tamamen yararsızdır. Kendimizi ve çevremizi geliştirmede tamamen özgür olduğumuzu göstermek mümkündür ama aynı zamanda, çaresiz olduğumuzu göstermek de mümkündür. Çünkü her iki durum da söz konusudur ve insanla ilgili herhangi bir durum düşünülürken hesaba katılmalıdır. Dünya Fikri belirli olaylar ve koşulları kaçınılmaz hale getirir.

Dikkatsizce kullanmak yerine sözcüklerin anlamını analiz edersek, "özgür irade" durumunda, bu terimin çoğu kez simgelediği düşünülen fikirden çok ters bir fikri simgelediğini görürüz. Şehvetlerinin ve tutkularının kölesi olmuş kişilerin gerçek özgürlüğü nerede? Kendi iradeleri olduğuna inandıkları şeyi ifade ettiklerinde, aslında bu şehvet ve tutkuların iradesini anlatmaktadırlar. Arzular, tutkular, çevreler, kalıtım ve dış telkinler, eylemlerimizin gerçek kaynağı olduğu sürece bizim gerçek özgür irademiz nerede?

Arzulardan kurtulmuş bir özgürlük olmadan, irade özgürlüğü olmaz. Kendi gerçek benliğinizi bulmadığınız sürece gerçek iradenizi de bulamazsınız. Kader-özgür irade sorunu, çözülmeden önce anlaşılmak zorundadır. Ve bu anlayış, pek kullanılmayan anlamların peşindeki yaklaşım dururken, olağan yüzeysel yaklaşımla elde edilemez. İrademiz özgürdür, ama sadece göreceli olarak.

Tam bir özgürlük yoktur, diğer yandan tam bir zorunluluk da yoktur. Sınırlı bir özgür irade, sınırlar içinde bir özgürlük vardır. Felsefe, insanlıkta bu özgürlüğün temeli olarak, hem bizde bulduğu zekayı, hem de bu zekanın ortaya çıktığı Tanrısal Ruh'u ileri sürer.

Materyalist "determinizm" doktrini doğrulukla yanlışlığın bir karışımıdır. Dış yaşamımızın, kendi dış koşullarımız ve olaylarla belirlendiğine doğru biçimde işaret eder. Bizi, bu koşullara ve olaylara seçtiğimiz biçimde tepki verme özgürlüğünden, hatalı bir şekilde mahrum bırakır. Ahlaki seçimin ilgili olduğu yer tamamen yanlıştır.

Tüm yolumuz boyunca, gerçekten yapmak istediğimiz şeyi yapmak için, iki yol arasından birini seçme şansına sahip olacağımız herhangi bir nokta var mı diye sorabiliriz. Özgürlüğümüz, bir eylemle diğeri arasında seçim yapmakta özgür olduğumuza, ama bu eylemlerden ortaya çıkan sonuçlar arasında seçme özgürlüğümüz olmadığına dayanır. Dışarıdaki geleceğimiz ne olursa olsun, içerideki özgürlüğümüze sahip çıkabiliriz. Yaşamla ilgili amaçlarımızı dilediğimiz gibi belirleyebilir, kendi inançlarımızı seçebilir, arzularımızdan hoşlanabilir ve hoşlanmadığımız şeyleri ifade edebiliriz. Burada, bu düşünce ve duygu, etki ve tepki alanındaki özgür irade, büyük ölçüde bizimdir.

Doğru ve yanlış arasında seçim, ancak bunu yapmak için irade özgürlüğü varsa varolabilir. Materyalist determinizme göre, insanoğlu ne sorumlu ne de özgürdür. Bir kişi suçluysa ya da suçlu olursa, çevre suçlanır, kalıtım suçlanır, toplum suçlanır; ama birey suçlanmaz. Spiritüel determinizm, karma (karşılık), suç işleme konusunda bize böylesine büyük bir izin vermez. Her birimizin kısmen, hem geçmişte hem de şimdi, kendi karakterimizin ve sonuçta ortaya çıkan alın yazımızın yazarı olduğumuzu ileri sürer.

Özgür iradenin varlığını onayladığımızda, dolaylı olarak kaderin varlığını da onaylamış oluruz. Çünkü özgürlük düşüncesinin zihinde ortaya çıkma biçimi konusundaki araştırma, bunun daima kader düşüncesiyle birlikte ortaya çıktığını gösterir. Biri inkar edilirse, diğeri de inkar edilmiş olur.

Her yaşamda, geçmiş karmanın sonucu olarak, belli bir miktar alın yazısı vardır, ama eğer tecrübe edildiyse bir miktar özgür irade de vardır. Yaşamımızdaki her olay karmik değildir, çünkü şimdiki eylemlerimizden de oluşturulmuş olabilir. Her kim, tüm eylemlerinin tamamen kendi kişisel seçimlerinin sonucu olduğunu düşünüyorsa ve her kim, eksiksiz bir özgür irade yanılsamasına kapılmışsa, egosu tarafından kör edilmiş ve aklı çelinmiş demektir.

Bu kişi, belli zamanlarda, başka bir seçenek olmadığından başka bir şekilde davranmanın imkansız olduğunu, gerçekten görmez. Böyle bir imkansızlık kendini gösterir çünkü, koşulları düzenleyen veya anlaşılabilir bir örüntüden hareketle ortaya çıkan bir yasa mevcuttur. Karma, gelişim ve bireyin düşünce eğilimi bu gidişatın başlıca özellikleridir.

Belli bir kişiyle, tesadüfen, önemli sonuçlara yol açan bir karşılaşma yaşamamış olsaydık, yaşamımızın gidişatı ne kadar farklı olurdu fikri, boş ümitler uyandıran spekülasyonlar için bir malzemedir. Kader kimi zaman pamuk ipliğine bağlıdır deriz; ama hep böyle birbirine bağlı, karışık koşullar düğümüne bağlıdır; tek biri değişmiş olsa, işlerin ne kadar farklı olacağı yönündeki spekülasyon oyunu, her ne kadar ilginç gelse de, nafile bir oyundur.

Bir kişinin tüm alın yazısı, bir olaya, bir karara, bir duruma bağlı olabilir. Ve bu tek sebep, sonradan gelecek tüm yıllar için anlamlı olabilir.

Karmanın iradesi, yaşamımızın belli bir parçasında ya da belli bir olayında hüküm sürüp diğer parça ya da olaylarda hüküm sürmemezlik edemez. Burada olup da orada olmamazlık, geçmişte olup da şimdi de olmamazlık edemez. Daha da ileri gidilecek olursa, kendini yalnızca başlıca parçalarla sınırlayıp ikincil olanlarla sınırlamamazlık edemez. Ya hep vardır ya da hiç yoktur. Eğer karma, yaşadığımız olaylara biraz daha fazla alın yazısı katıyor ve bu, Batılıların kendilerini rahat hissetmelerini sağlıyorsa, gerçeğin diğer yüzünün, insanlığımızın derinlerindeki yaratıcı ve tanrısal zekayı ve buna eşlik eden özgürlüğün sınırlarını hatırlamalıyız.

Karşılık yasasının, ebedi ve ezeli bölünmemiş Yüksek Benlik, gerçek varlık üzerinde yetkisi yoktur, yalnızca beden ve zihin, geçici ego üzerinde yetkiye sahiptir.

Özgür iradeli kader doktrinine karşı çıkan, mutlak bir irade özgürlüğü ileri sürenler, özgür iradenin bir cinayetin sonuçlarını nasıl değiştirebileceğini göstermek zorundadırlar. Ölene yaşamı geri verebilir ya da suçluyu ölümden kurtarabilir mi? Öldürülen adamın eşinin mutsuzluğunu yok edebilir mi? Hatta katilin vicdanından kaynaklanan suçluluk duygusunu giderebilir mi? Hayır, bu sonuçlar, kaçınılmaz biçimde söz konusu eylemi izleyecektir.

Astroloji gibi inanışlara yapılan aşırı vurgu, sıkıntıya girmenize hatta yaratıcı olanaklarınızı tamamen unutmanıza neden olabilir. Bunlar aynı sarkacın her iki uçtaki salınımlarıdır. Astroloji, eğilimler ve eylemlerde karma zeminine dayanır. Karar özgürlüğü her bireyin Yüce Benlikten aldığı yaratıcılığı ifade etmesine olanak tanıyan evrimsel bir ihtiyaca dayanır. Gerçeği bulmak için her iki faktörü de göz önünde bulundurmalısınız.

Özgürlük kalbinizde, yani Yüksek Benliğinizde, vardır. Kader yüzeysel yaşamınızda vardır, yani kişiliğinizde. İnsanoğlu, tüm bu varlıkların bir bileşimi olduğu için, ne mutlak bir kadercilik, ne de mutlak bir özgür irade tutumu tümüyle doğrudur ve görünen yaşam da, özgürlük ve kaderin bir bileşimidir... Hiçbir eylem, tümüyle özgür ya da tümüyle kadere bağlı değildir; her şey, bu karışık çift karaktere sahiptir.

Kalıtım, eğitim, deneyim, karma (hem kolektif hem kişisel), özgür irade ve çevre, yaşamak zorunda olduğumuz yaşamın, hem dış hem de iç dokusunu oluşturacak biçimde çalışır. Kendi alın yazımızın dokusunu öreriz, ama kullandığımız iplik, geçmiş düşünce ve eylemlerimizin bizi zorladığı bir tür renk ve nitelik taşır. Sözün kısası varoluşumuz, yarı bağımsız, yarı önceden kararlaştırılmış bir karaktere sahiptir.

Karma kendi yaptıklarımızın sonuçlarını bize getirir, ama bunlar, üstün yasa olan ve olayların gidişatını biçimlendiren Dünya Fikrine uygundur.

Her bireyin kişisel özgürlüğü, belli bir mesafeye dek uzanır, sonra da kendini, kaderle kuşatılmış bulur. Bu sınırın dışında kişi kendini bir bebek kadar çaresiz bulur ve orada hiçbir şey yapamaz.

Yunan trajik dramaları, olayların art arda daha yüksek bir gücün -alın yazısının- emrindeki bir kişiye karşı nasıl dönebileceğini gösterir. Evrensel irade ters bir yönde gelişirken, küçük insanın felaketleri nasıl önleyebileceğini ya da belalardan nasıl kurtulabileceğim anlatır.

Kişisel planlama, ancak alın yazısının onayını aldığı sürece amaçlarına ulaşabilecektir.

Daha yüksek bir gücün emrettiği şey, meydana gelmek zorundadır. Ama kendiniz için yapmış olduğunuz şeyi değiştirebilir ya da eski haline getirebilirsiniz. İlki kaderdir, ikincisi ise alın yazısı. Biri, kişisel egonuzun dışından gelir, diğeri ise kendi kusurlarınızdan. Ruhunuzun evrimsel iradesi olayların doğasının bir parçasıdır, ama her ne kadar yüzeysel de olsa, kendi eylemlerinizin sonuçları, kendi kontrolünüz altındadır.

Yaptığınız her hareketin ve başınıza gelen her olayın, her açıdan önceden kararlaştırılmış olduğu doğru olsaydı, ister istemez bunu izleyecek olan ahlaksal sorumluluğunuzun yok oluşu, sizin için olduğu kadar toplum için de felaket olabilirdi.

Karmanın ağı, yüzyıllarla birlikte, yaşamlar arttıkça çevrenizde gerginleşir ya da ego giderek daha tarafsız olmaya başladıkça incelir.

Kaderimizde olan karar, gizemli bir şekilde iradeli özgür seçimlerimizdeki dişlilerini birbirine geçirdiğinde kesin sonuç ortaya çıkar.

Özgür irade karşı Kader, tamamen yapay, bu nedenle de genellikle çözümsüz olan çok eski ve yararsız bir tartışmadır. Bu ikisi bir karşıtlık değil, birbirlerini tamamlayıcıdırlar. Zıtlık içinde değildirler. Bilge olan, ikisini birleştirir. Karma ve evrim faktörleri hakkında bilgi olmadığında, böyle bir konuyla ilgili her tartışma gerçek dışı, yüzeysel ve aldatıcıdır. Çünkü ruhsal varlık açısından baktığımızda varlık sınırsız bir özgür iradeye sahiptir; ama bedenli olarak bu özgürlüğü sınırlıdır. Bu ince nüans anlaşılmadan hiçbir şey çözülemez.

Alın yazınıza meydan okumaya kalkışabilirsiniz, ama ruhunuzu özgürlüğüne kavuşturmadığınız sürece, sizi yenecektir.

Alın yazısının olması için yönlendirdiği şey paradoksal bir şekilde özgür irademizin kullanılması aracılığıyla meydana gelir.

Kaynak: Maximumbilgi

16 Mart 2008 Pazar


İran-Irak Savaşı’nın sekizinci yılında Enfal Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen Halepçe Katliamı’nda, binlerce Kürt korkunç şekilde yaşamını yitirmiştir. 16 Mart 1988’de gerçekleştirilen katliam sırasında İran sınırına yakın bir bölgede bulunan Halepçeliler, Irak ordusunun yaptığı hava bombardımanından sonra sığınaklara çekildilerse de bir süre sonra helikopter ve uçaklardan atılan kimyasal gazlardan kendilerini kurtaramamışlardır. Saldırılarda en az 5,000 sivil ölmüş, 10,000’den fazla sivil yaralanmıştır. Katliamın boyutunu ve korkunçluğunu daha iyi anlayabilmek için, yine olayı yaşayanların aktardıklarına dönelim:

Nesrin Abdülkadir Muhammed isimli bir kadın, Irak Askeri Kuvvetleri helikopterlerinin Halepçe’ye bomba attığı sırada, ailesiyle beraber yaşadıklarını bir gazeteciye anlatmıştır: Iraklı peşmergeler İranlı askerlerle beraber Irak’a karşı savaştıklarından ve Irak askerleri geri çekilmek zorunda kaldığından, Nesrin ve ailesi Halepçe’deki evlerinin sığınağında bir Irak saldırısını bekliyorlardı. Saat 10 sularında, Nesrin içerisinde kameralarla görüntü alan ve fotoğraf çeken adamların bulunduğu bir helikopter gördü. Helikopter çok yakına kadar geldi, ancak geri gitti. O sırada Nesrin 16, kız kardeşi ise 15 yaşındaydı. Saldırı saat 11’de başladı ve Irak ordusu Halepçe üzerine napalm attı.. Saat ikide bombalama bitti. Nesrin yukarı kattaki mutfağa çıkarak ailesi için yemek hazırlamaya başladı. Nesrin olanları şöyle anlatmıştır: “Bombalama sonunda ses değişti. Artık ses eskisi kadar yüksek değildi. Sanki patlamaksızın düşen metal parçaları gibiydi. Bu sessizliğe bir anlam veremedik.” Halepçe’ye yakın Yulakan bölgesinde yaşayan Muhammed adında bir adam ise şöyle dedi: “Bir helikopter kasabaya geri geldi ve askerler beyaz kağıt parçaları fırlattılar.” Muhammed, askerlerin rüzgarın hızını ve yönünü ölçtüklerini anlamıştır. O sırada yiyecekleri toplayan Nesrin, rüzgarın evin içine taşıdığı garip kokular duydu. Nesrin şöyle dedi: “Başlangıçta çöp gibi kötü bir kokuydu. Sonra elma kokusu gibi güzel bir kokuya dönüştü. Ardından yumurta gibi koktu.” Aşağıya inmeden önce evlerindeki kuş kafesine baktı, kuşun ölmekte olduğunu gördü. Pencereden dışarı baktığında gördüğü manzara şaşırtıcıydı: “Çok sessizdi, ama hayvanlar ölüyordu. Koyunlar ve keçiler ölüyordu.” Nesrin sığınağa döndü: “Herkese yanlış giden bir şeyler olduğunu söyledim. Havada ters giden bir şeyler vardı.”

Bombardımandan kaçmak için sığınağa saklanan ev halkı telaşlanmış, ancak sığınağı terk edememiştir. Nesrin şöyle devam ediyor: “Rahatsızlanmaya başlasak da saklanmaya devam etmeye karar verdik. Gözlerimde çok şiddetli bir acı hissettim. Kız kardeşim yüzüme yaklaştı ve ‘gözlerin kıpkırmızı’ dedi. Sonra çocuklar kusmaya başladılar. Çok fazla acı çekiyorlar ve sürekli ağlıyorlardı. Annem ağlıyordu. Sonra yaşlılar kusmaya başladı.” Her sığınağın bir gaz odasına dönüşeceğini anlayan Irak Hava Kuvvetleri, Halepçe’de kimyasal silah kullanmıştı. Nesrin şöyle devam ediyor: “Havada kimyasal maddeler olduğunu anlamıştık. Gözlerimiz gittikçe kızarıyordu ve bazılarımızın gözleri yaşarıyordu. Kaçmaya karar verdik. İneğimiz bir köşede yatıyordu. Koşuyormuş gibi hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonbahardaymışız gibi ağaçların yaprakları dökülüyordu. Keklik ölmüştü. Etrafta yere çöken duman bulutları vardı.” Aile rüzgarın yönüne baktı ve tersi yöne koşmaya başladılar. Koşmak gittikçe zorlaşıyordu. “Çocuklar yürüyemiyorlardı, çünkü rahatsızdılar. Kusmaktan bitkin düşmüşlerdi. Onları kollarımızda taşıdık.” Şehrin diğer kısımlarında da aileler benzer durumdaydılar. Halepçe’nin kuzeyinde yaşayan Nuri Hama Ali, ailesiyle birlikte Irak ordusunun yerinden ettiği Kürtlerin bulunduğu Anab’a doğru giderken gördüklerini şöyle ifade etmiştir: “Anab’a doğru giderken çoğu kadın ve çocuk ölmeye başladı. Kimyasal bulutlar yere yakındı. Ağırdılar. Onları görebiliyorduk. Her tarafta insanlar ölüyordu. Bir çocuk daha ileri gidemeyecek duruma geldiğinde korkudan çılgına dönen ebeveynleri çocuğu yolun kenarında bırakıyorlardı. Aynı şekilde yaşlılar da bırakılıyordu. Koşuyorlar, nefes alamaz duruma geliyorlar ve ölüyorlardı.” Nesrin ve Nuri’nin yaşadıkları korkunç olaylarla ilgili izlenimleri benzer şekilde devam etmektedir. Sonunda Nesrin ve ailesinin diğer fertleri kör olmuşlardır. Nesrin annesinin İran’da gömülenler arasında olduğunu İranlıların hazırladığı bir fotoğraf albümünden öğrenebilmiştir. Kardeşlerinden beşi ölmüştür. Nesrin’in bir çocuğu olmuş, fakat kalbindeki delikten dolayı üç aylıkken çocuğu kaybetmiştir. Saddam’ın Halepçe’de kendi vatandaşlarına karşı gerçekleştirdiği bu katliam, binlerce insanın hayatını Nesrin’inkine benzer acılarla karartmıştır.

http://irak.ihh.org.tr

İNSAN YASASI


MADDE I
Bu yasaya göre
önemli olan gerçektir bundan böyle
önemli olan yaşamdır
el ele verip
gerçek yaşam için çalışılacaktır.

MADDE II
Bu yasaya göre, iş günlerinin
bulutlu Salıların bile
bir Pazar sabahı olmaya hakları vardır.

MADDE III
Bu yasaya göre
günebakanlar olacaktır her pencerede
günebakanlara da tanınmıştır
gölgede açma hakkı;
pencereler bütün gün açık tutulacaktır
umudun boy attığı yeşilliğe.

MADDE IV
Bu yasaya göre
insan, insana kuşku duymayacaktır.
İnsan, insana güvenecektir artık
rüzgâra güvenen ağaç gibi,
havaya güvenen rüzgâr gibi,
göğün mavi tarlasına güvenen hava gibi.

PARAGRAF I İnsan, insana güvenecektir
çocuğa güvenen çocuk gibi.

MADDE V
Bu yasaya göre, kurtulmuştur insanlar
yalanların boyunduruğundan.
Kimse kuşanmak zorunda değildir artık
sessizliğin zırhını,
sözcüklerin silahını.
Sofradaki insana
tatlıdan önce gerçek verilecektir.

MADDE VI
Bu yasaya göre
gerçekleşecektir peygamberin düşü:
kurt, kuzuyla otlayacaktır
ne Tat alırlarsa yediklerinden
aynı tadı alacaklardır yine.

MADDE VII
Bu yasaya göre
doğruluk ve aydınlık hüküm sürecek
ve insanların içinde dalgalanan
cömert bir bayrak olacaktır mutluluk.

MADDE VIII
Bu yasaya göre, en büyük acı
bitkide çiçek mucizesi yaratan şeyin
su olduğunu bilip de
sevgi verememek olmuştur ve olacaktır
sevgi arayan kimseye.

MADDE IX
Bu yasaya göre
alın teri taşıyacaktır ekmek.
Ama her şeyin üstünde, her şeyden önce
sevginin ılık tadını taşıyacaktır.

MADDE X
Bu yasaya göre, herkes
ne zaman dilerse giyebilecektir
bayram giysilerini.

MADDE XI
Bu yasaya göre
seven hayvandır insan
güzeldir,
seher yıldızından bile güzeldir.

MADDE XII
Bu yasaya göre
buyruk yoktur artık, yasak yoktur.
Her şeye izin verilmiştir,
gergedanlarla bile oynayabilir insan
ve ikindi üstü yürüyüş yapabilir
elinde kocaman bir begonyayla.

PARAGRAF II
Bir tek şey yasaklanmıştır:
sevip de sevgi duyamamak.

MADDE XIII
Bu yasaya göre, artık
satın alamayacaktır kimse
doğacak güneşleri.
Korkunun sandığından çıkarılacak
ve bir dostluk kılıcı olacaktır para,
gelecek günleri kutlama hakkını,
şarkı söyleme hakkını savunacaktır.

SON MADDE
Bu yasaya göre
yasaklanmıştır özgürlük sözcüğünü kullanmak,
ağzın aldatıcı pisliğinden
ve sözlüklerden kaldırılacaktır.
Bu yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte
diri ve saydam bir şey olacaktır özgürlük
ateş gibi, ırmak gibi,
bir buğday tanesi gibi,
ve insan yüreğine yerleşecektir.

Thiago De Mello
(Çeviri: Ülkü Tamer)

10 Mart 2008 Pazartesi

AFİFE JALE


Afife, orta halli bir ailenin kızı olarak 1902 yılında İstanbul'un Kadıköy semtinde dünyaya geldi. 10 Kasım 1918 günü Darülbedayi'ye talebe olarak kabul olunan Beyza, Refika, Behire ve Memduha adlı beş kızdan biriydi. Afife ve Refika hariç öteki kızlar daha fazla dayanamamış ve "nasılsa sahneye çıkamayacakları" gerekçesiyle tiyatroyu bırakmışlardı. Aynı yılın 18 Aralık günü Refika tiyatronun suflör, Afife de "mülazım artistlik" (stajyer oyuncu) kadrolarına alınmışlardı.

Afife bir yıl süreyle bütün provalara devam etti, ama bir türlü sahneye çıkamadı. Öte yandan Refika, sahne gerisinde görev alan ilk müslüman Türk kadını oldu. 1919 yılının 13 Nisan gecesi premier'i yapılacak olan, Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan'ın Paris'e gitmesiyle ortada kaldı. Darülbedayi yöneticileri ister istemez rolü Afife'ye oynatma kararı verdiler.

Böylelikle Afife, 22 Nisan gecesi, Kadıköy'deki Apollon Sineması'nda (sonraki Hale, şimdiki Reks) Emel rolünü oynayarak sahneye çıkan ilk müslüman Türk kadını oldu. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarıda bulundularsa da genç sanatçı bir hafta sonra da "Tatlı Sır" oyununda yeniden sahneye çıktı.

Sanatçı polis tarafından tutuklanmak istenince, Kınar Hanım tarafından arka bahçeye kaçırılarak polislerin elinden zor kurtuldu. Üçüncü piyesi olan "Odalık" oynanırken polis tiyatroyu bastı. Afife bu kez de makine dairesinden kaçırıldı. 1921'de dahiliye nezaretinin bir buyruğu ile belediye 27 Şubat günü 204 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu'na gönderdi. Bildiride müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazılmıştı.

Bu bildiri üzerine Afife, tiyatronun kadrosundan çıkarıldı. Tiyatrosuz kalması Afife'nin zaten zayıf olan sinirlerini alt üst etmiş, kaçışı haplarda ve uyuşturucularda bulmaya başlamıştı. Sonradan aşık olduğu bir doktorun yaptığı iğneler de onda bir alışkanlık başlatmıştı. Ortalık biraz durulunca, birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu'da turneye çıkmış, yeni tiyatro topluluğu ile Kadıköy'de oynamış, daha sonra da Fikret Şadi'nin Milli Sahne'siyle çeşitli kentlerde temsiller vermişti. Zaten 1923'ten sonra Türk Kadınları Atatürk'ün emriyle sahneye çıkmaya başlamıştı. Gün geçtikçe bozulan sağlığı ve uyuşturucu alışkanlığı, tiyatroyu ister istemez bırakmasına neden oldu. Bu onu büsbütün çileden çıkardı. 1928 yılında bir arkadaşıyla, Kuşdili çayırında Hafız Burhan'ın bir konserine gitmiş, orada sanatçıya tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar'la tanışmıştı. Kısa bir sürede Pınar, genç kadına deliler gibi aşık oldu. 1929 yılında evlendiler ve Selahattin Pınar "Nereden Sevdim O Zalim Kadını" gibi birçok ölümsüz şarkısını onun için besteledi. Bir süre sonra Pınar, karısının morfin bağımlılığı ile başa çıkamamaya başladı. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çıkamamak, Afife'yi mutsuz kılıyor, kurtuluşu yalnız "iğne"de buluyordu, 1935 yılında boşandılar. Bundan sonra Afife içine düştüğü girdaba büsbütün batarak sefalet içinde sürünmeye başladı. Darülbedayi'deki dostlarının yardımıyla, Bakırköy Akıl Hastanesi'ne yatırıldı ve 1941 yılının 24 Temmuz günü kimsesiz bir halde yaşama veda etti.

Tiyatronun ve devrinin bu büyük fedaisi böylece sessiz sedasız yok olup gitti. Uzun yıllar onun adını bile anan olmadı

www.afife.org